Bu yazıyı aslında kitabı okur okumaz yazacaktım, gecikti, gecikti, gecikti... Şimdi yazıyorum.
Öncelikle FABİSAD (Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği) sayesinde tanıdığım, 2 kere görüşme fırsatı yakaladığım Erbuğ Kaya'nın Giddar'ını daha yeni okuyabildim. Daha önce başlamış ama birkaç şey yüzünden ilk 70 sayfada bırakmak zorunda kalmıştım kitabı. Sonunda tekrar elime alabildim ve okudum. Buradan kitabı bana hediye eden M. İhsan Tatari'ye de çok teşekkürler demeli. Hediye edilmese kim bilir ne zaman alıp okuyabilme fırsatı bulacaktım. Giddar'ın devamında bir de Beşlerin Çağı var. Erbuğ Kaya'nın kendine has dili kendini özletmeye başladığında o da alıp okunacak. Kendisinin henüz iki kitabı var, bu sebeple hemen tüketmek istemiyorum. Yeni kitabı da merakla bekliyoruz tabii ki.
Erbuğ Kaya'nın eşsiz hayal gücü sayesinde geniş bir kurguya sahip Giddar. Bir ilk kitap olarak Giddar'ı okuduğunuzda şaşırıyorsunuz. Şahsen ben yeterince şaşırdım. İlk kitap için kurgu da çok güzel oturtulmuş, dil de leziz. Daha en baştan Erbuğ Kaya'nın iyi bir yazar olduğu kanısına varıyorsunuz.
"Ruhlar, Azad’ın karanlığına hapsedilmiş. Zamelgothlar Kutsal Yazıları geri almak için kuzeye gidiyorlar. Büyücü Kralın değiştirdikleri Dhrazma’nın uykusundan uyanmasını bekliyorlar. Güneyli bir savaşçı, sırlarıyla taş ocaklarına gönderilmiş. Arkonyalılar, sırrını kendilerinin bile bilmediği bir sessizlik yemini etmişler. Meglionlar gerçekleri öğrenmek için bedel ödüyorlar. Suskunlar sonsuza kadar Tanrılarla anlaşmışlar. Korsan iki kardeş Tanrıların olmadığı bir ada hayali kuruyor. İlde Pechnax, Giddar’daki gizlere ulaşmaya çalışıyor. Karanlık İmparatoriçe, Giddar’ı sarsıyor. Bir Sheilan kadını tüm inançlarını hiçe sayarak yaşadığı toprakları terk ediyor. Dvorlak rahibeleri, ormanlarında Tanrıçaları için durmadan çalışıyorlar.
Üç bin yıllık bir efsane, Giddar’da yeniden yeşermeye başlıyor, gerçeklik kuruluyor… Ve Siox Dia Mont tüm bunlardan habersiz, Özgürlük Duvarı’nın üstünde güneye bakıyor."
Arka kapak yazısını okudunuz şu an. Eminim etkilendiniz, beni de çok etkilemişti daha kitaba başlamadan.
Şimdi gelelim kitaba. Alıştıklarımıza göre büyük boyutları olan, sade bir kapağa sahip bir kitap Giddar. Alıştığımızdan büyük olması en başta gözünüzü korkutabilir, ama sonradan benim gibi böyle olmasına sevineceksiniz. Çünkü bitmesini istemeyeceğiniz bir kitap olacak. Şahsen bunu yaşadım. Karakterlere de öyle bir içiniz ısınıyor ki, "daha da olsa okurum" diyeceksiniz.
Alıştığımız büyük boyutlar, enfes bir kurgu dedik. Hemen şu bilgiyi de buraya sıkıştıralım: Erbuğ Kaya kitabı 1997 yılında kurgulamaya, 2002 yılında yazmaya başlamış ve 2008 yılında ise yazmayı tamamlamış. Kısacası Giddar ile yaşıtım.
Şimdi gelelim dışından sonra içine. Ön iç kapakta bir siyasi harita, arka iç kapakta da bir fiziki harita var. Kitabı okurken arada bir duraksayıp bakıyorsunuz bahsedilen yerin neresi olduğuna. Bir yere kadar işe yarıyor fakat çok güzel bir durum. Daha sonrasında Erbuğ Kaya haritayı yenileyerek sitesinde paylaşıyor. Daha renkli, daha kapsamlı, daha güzel... O haritaya sol taraftan ulaşabilirsiniz efendim.
Kitabın içeriğinden önce söylenmesi gereken birkaç şey daha var. Keşke iki kitap da aynı yayınevinden olsaydı. Tamam, bunu geçtim, ama bu ilk kitabın bir redaksiyona ihtiyacı var. Sanki hiç düzeltilmemiş, olduğu gibi basılmış gibi. Bilmeyenler için: İkinci kitap Beşlerin Çağı, İthaki etiketiyle raflarda.
Konuya gelirsek eğer... Baş karakterimiz Siox Dia Mont. Siox okulu birincilikle bitirir. Bir meslek seçecektir artık, ve herkesin aksine asker olmayı seçer. En yakın arkadaşı Regeda ile Kuzey ve Güney arasında örülmüş olan duvarda, Özgürlük Duvarı'nda nöbet tutmaya başlarlar. Dia'nın kardeşi Luca bir gün duvarı geçmeye çalışır ve asıl olaylar buradan sonra başlar...
Dia kardeşini bulmak ve neden geçtiğini öğrenmek için Özgürlük Duvarı'nı geçmek isteyecektir. Bunu Regeda'ya anlatacak, Regeda onu vazgeçiremediği için üst mercilere şikayet edecektir.
Kurgu belli bir kısma kadar dağınık ilerliyor. Daha sonra okuduklarımız tek bir noktada birleşiyor.
Bu şikayetten ötürü Siox, Kuzeydeki taş ocaklarına gönderilecek. Bir kişi dışında herkes onu dışlayacak. Güneyli Rondeva...
Siox'un abisi Shalorn ve adını şimdi söylemeyeceğim, kitapta okuyacağınız birkaç kişi sayesinde Siox buradan kaçacak. Buradan sonra da uzun soluklu bir yolculuk sizleri bekliyor olacak...
Kitap hakkında tek bir eleştirim olacak. Konuşmalar çok güzel ilerliyor her zaman. Fakat bazen bir şey söylenecek diye beklediniz anda konuşma "evet, tamam" gibi kelimelerle bitiyor. Bu da o diyaloğu biraz sekteye uğratıyor.
Kitap hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Bu kitabı edininiz, okuyunuz.
Bir de eklenecek birkaç not var, hemen onları da yazalım:
Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi'nde yayınlanan iki tane Giddar öyküsü bulunmakta... Biri"Tanrıça'nın Yeni Yaratığı", diğeri ise"İrna".
Son not: Erbuğ Kaya'nın yarın Kadıköy'de söyleşisi var. Kendisi ile tanışma, tanıştıysanız bir kez daha görebilme şansınız var. Ayrıntılar için tıklayabilirsiniz.
İyi okumalar!
Edit: Bu fotoğraf da yukarıda bahsettiğim söyleşiden:
Kayıp Rıhtım 6. Yıl Şenlikleri kapsamında Şubat ayında Doğu Yücel ile röportaj yapmıştık. Röportaj için buraya da tıklayabilirsiniz.
Müzik yazarı ve öykücü kimliğiniz hakkında bilgi verir misiniz öncelikle? Tam olarak kimdir Doğu Yücel?
Müzik yazmaya 1998’te Non Serviam dergisinde başladım. 2000’de bir süre Radikal’in haftasonu eklerinde çalıştıktan sonra 2001’de Blue Jean kadrosuna katıldım. Son 7 yıldır Blue Jean’in heavy metal eki olarak çıkan ama bu ay bağımsızlığını ilan ederek yayın hayatına tek başına devam eden Headbang’de de yazıyorum.
Yazar, eleştirmen, çevirmen bir annenin ve tiyatrocu bir babanın oğlusunuz. Aileniz sanat ile yakından ilgili. Onların sanatla bu kadar içli dışlı olması sizin yazar olmanızda etkili oldu mu?
Olmuştur mutlaka. Daktilo sesine alışkın bir çocukluğum geçti. Annemin daktilosunu kullanmadığı zamanları kollayıp, daktilonun başına geçmek için heveslendiğimi hatırlarım.
Sizi yazar olmaya iten ne oldu? Bir gün uyandınız ve “Ben yazar olmak istiyorum!” mu dediniz, yoksa bu süreç ağır ağır mı işledi? Yazarlığa doğru giden serüveninizden bahseder misiniz biraz?
Bir gün uyanıp, yazar olacağım diyemezsiniz. Sadece yazarlık için değil, sanatla ilgili herhangi bir dalda sürecin böyle işleyeceğini sanmıyorum. Sinemayı çok seviyordum. VHS kaset furyası vardı o zaman, her gün videocuya gidip film kiralardık. “E.T.”ler, “Bitmeyecek Öykü”ler, “Star Wars”lar… Sonra televizyonda izlediğim “Amazing Stories”, “Twilight Zone”, “Starman” gibi diziler beni çok etkiledi. Küçükken şöyle olmaz mı: Mesela futbol maçlarını izlemeyi seversiniz, oynamaya başlarsınız, sevdiğiniz futbolcuları taklit etmeye çalışırsınız. Aynı şekilde filmler ve filmlerdeki öyküler, o hayal gücü beni çok etkiledi. Ben de o sevdiğim öyküler gibi öyküler yazmak için uğraş verdim. İlkokulda yazdığım öyküler çok çocukçaydı tabii. Ama onları ciddiye alıp geliştirmeye çalıştım. Daha sonra sevdiğim yazarları, Stephen King’i, Asimov’u, Lovecraft’i taklit etmeye çalıştım, lisedeyken Dante, Shakespeare, Calvino gibi isimler eklendi listeye. Hani gitar alıp, atıyorum önce ‘Symphony of Destruction’ falan çalarsınız ya, ben de öyle başladım işte. Elime kalem alıp sevdiğim öyküler ayarında öyküler kurgulamaya çalıştım.
Hazır konuya buradan girmişken devam edelim. Peki siz hangi yönünüzü daha çok seviyorsunuz ve hangisinin ön planda olmasını istiyorsunuz? Müzik yazarı Doğu Yücel mi, yoksa öykücü Doğu Yücel mi?
Yazım süreci olarak bence ikisi birbirinden çok farklı değil. Her müzik yazımda yeni bir öykü kuruyormuşum gibi geliyor bana. Sadece öyküyü sıfırdan yazmıyorum, elime bir takım malzemeler verilmiş oluyor. Ülkemizde müzik yazarlığı hak ettiği değeri maalesef görmüyor, aynı tuzağa düşüp öykü yazarlığım daha önemli diyerek onu küçümseyemem, bana bunu yaptıramazsınız:) Ama her öykücü önce öyküleriyle anılmak ister sanırım.
Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları ile edebiyat dünyasına giriş yapıp Hayalet Kitap’la birkaç basamak daha yükselip, Varolmayanlar ile yerinizi iyice sağlamlaştırdınız. Peki bundan sonra ne olacak? Ne gibi projeler var aklınızda? Gelecek planlarınızdan biraz bahseder misiniz?
Bu sene içinde ilk öykü kitabım “Düşler Kabuslar ve Gelecek Masalları”nın devamı niteliğinde bir öykü kitabı yayımlamak istiyorum. Bilimkurgu, fantastik, büyülü gerçekçilik, masal edebiyatı ve korku gibi dallara eşit yer ayıracağım bir kitap olacak. Şu an tüm boş vaktimi ona ayırmış durumdayım. Ondan sonra yazacağım romanın öyküsü de kafamda. Onun için de çok heyecanlıyım ama önce öykü kitabı…
Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları’nın tekrar basılma olasılığı? Siz de takdir edersiniz ki öykü kitabınızı bulmak bayağı zor şu zamanda, her iki yayınevinden (Çitlembik, Stüdyo İmge) çıkan baskısı da tükenmiş durumda.
Evet, buna ben de çok üzülüyorum. Arada bir nadirkitap.com’da görüyorum ama orada da pahalıya satıyorlar. Yeni öykü kitabımla birlikte onu da yayımlamak gibi bir plan var.
Hayalet Kitap yıllar sonra gözden geçirilmiş yeni baskısıyla tekrar okurlara merhaba dedi fakat kitabın önsözünü sadece kendi internet sitenizden yayınladınız, yani kitapta yer almıyor önsöz. Bunun sebebi nedir?
Romanda önsöze karşıyım. Bir filmden önce yönetmenin beyazperdede belirip, “bu filmi şöyle çektik, şunu anlattık, falan filan” dediğini hiç gördünüz mü? Hayır tabii ki. Ben bir okur olarak bir romanı elime alınca, bir an evvel o romanın içindeki dünyaya kaçmak isterim. Şu da var: Hayalet Kitap’ın 10. yılına özel yazdığım ve sadece internet sitesine koyduğum yazı, benim sıkı okurlarımı ilgilendiren bilgiler içeriyordu. Beni ilk defa okuyacak olanlar için anlamsız gelebilirdi.
Varolmayanlar adlı kitabınızda başkarakterin bir ismi yok. Bu çok ilginç bir durum aslında. Neden böyle bir karar verdiğinizi öğrenmek isteriz?
İlk sebebi komik: O karaktere yakışan iyi bir isim bulamadım. İkinci sebebim ise şu: Eski günlüklerime baktım, günlükte başımdan geçenleri anlatırken kendi adımı yazmadığımı fark ettim. Bazıları kendinden söz etmeyi çok sever ama bana Hulk gibi tınlıyor öyle bir anlatım. “Hulk bunu sevmedi.” der ya Hulk… Ancak diyaloglarda isim geçebilirdi ama enteresandır hiçbir diyalogda karaktere isimle seslenmek gibi bir ihtiyaç da duymadım. “Dövüş Kulübü”nde olduğu gibi isimsiz kaldı karakter.
Varolmayanlar’da geçen bir sihirli kalem söz konusu. Kahramanınızın yazdığı şeylerin gerçek hayatta da gerçekleşmesi fikri gerçekten çok orijinal. Bu fikir nereden geldi aklınıza? Ve eğer siz de büyülü bir yeteneğe sahip olmak isteseydiniz bu ne olurdu?
“Hayalet Kitap”ta yazdığım yan öykülerden birinin gerçek hayatta gerçekleştiğini duymuştum. O romanımda Vergi Hukuku öğretmenine vergi cezasına çarptırılıyordu. Orada bahsettiğim öğretmen gerçekten böyle bir ceza yemiş. Bir de, bir başka öykümde Mars’ta bir ova bulunuyor, adını Sagan koyuyorlar. Bu öyküyü yazdıktan bir süre sonra gerçekten de Mars’ta bir ovanın adını Carl Sagan koydular. O haberi okuduğumda çok şaşırmıştım. Tabii ki, bu tamamen rastlantısal bir olay ama yine de “Ya yazdıklarımız gerçekten var oluyorsa?” diye sormaya başladım kendime. Varolmayanlar’ın fikri böyle doğdu…
Benim böyle bir güce sahip olan kalemim olsa, ilk iş Jules Verne, Lovecraft, Boris Vian, Guy de Maupassant, Tolkien gibi sevdiğim usta yazarları diriltirdim, kalemi onlara verirdim. Onlar ne yapılması gerektiğini benden iyi bilir:)
Kısa bir süre önce Varolmayanlar’la ilgili aynı anda okurlarınızı hem heyecanlandıran hem de üzen bir tweet attınız. Dizi projesine dönüşmesinden bahsediyoruz tabii ki. Nedir tam olarak projenin iptal olma sebebi? Bir açık kapı olduğunu söyleyebilir miyiz, yoksa tamamen rafa mı kalktı?
Televizyon sektörü çok karışık. İzlediğiniz diziler kadar bir de izleyemediğiniz diziler var. Çekildiği halde kenara atılan projeler var. İki sene önce “Atlılar” diye fantastik bir dizi çekildiği halde yapımcının kararıyla daha yayınlanmadan iptal edildi mesela. “Varolmayanlar”ın diziye dönüşmesi için çalışmalar devam ediyor. Eğer bu gerçekleşmezse ilk iki bölümü internetten paylaşırım. Bence keyifli bölümler oldu:) Ama nasıl çekileceği bir soru işareti:)
Şöyle bir bakınca iki romanınızın içinde de kurgunuza dolaylı yoldan etki eden kısa öyküler mevcut. Kitaplarınızı öykülerle süsleme fikri nereden çıktı? Buna Doğu Yücel tarzı diyebilir miyiz?
Yan öykülerle ilerleyen kurguları seviyorum. “Big Fish” filmini anımsayın. Ya da “The Fall”. “Yüzüklerin Efendisi” de öyle değil midir? Bir anda ana meseleden kopup Tom Bombadil’in öyküsüne geçeriz mesela. Douglas Adams’ın “Otostopçunun Galaksi Rehberi” de bir sürü öyküden oluşuyor gibidir. Böyle örnekler varken, buna “Doğu Yücel tarzı” demek doğru olmaz:) Ama kendime bir has, bir tarz kurmaya çalıştığım da doğrudur. Yan öyküler, bu tarzın bir parçası.
Peki bize kitaplarınızı birer, ikişer cümleyle özetler misiniz? Düşler, Kâbuslar ve Gelecek Masalları? Hayalet Kitap? Varolmayanlar?
Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları: Her öykü farklı telden çalsa da tema bütünlüğünü koruyan enteresan bir seçki. Bilimkurgu da var, masal edebiyatı da, büyülü gerçekçilik de var, korku da.
Hayalet Kitap: Platonik aşk, eğitim sistemi gibi meseleler üzerine kafa patlatan, yer yer deneysel bir hayalet öyküsü. Otobiyografik korku:)
Varolmayanlar: Sisteme dokunduran, gerçekçi ve anarşist bir şehir fantazyası. Üzerinde en çok çalıştığım ve halen daha dünyasından kopamadığım bir düş…
Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları’nda babanızın kişisel özelliklerinden esintiler ve kendi hayalperest kişiliğinizden kesitler var, Hayalet Kitap’ta Gökalp karakteri bir nevi sizi yansıtıyor, Varolmayanlar’da ise farklı karakterlere çeşitli özellikleriniz işlenmiş durumda. Kitaplarınızın ne kadarı Doğu Yücel?
Yüzde yüzü. Usta bir yazarın notlarında okumuştum, en kötü karakter bile benim demişti. Öykülerimdeki her karakterde kendimden bir iz görebiliyorum. Zaten her bireyin tek, köşeli bir karakterden oluştuğu fikri burçlarla, astrolojiyle, new age inanışlarla hayatımıza giren bir yalan. Aslında içimizde bir karakter deryası var. Kâğıt kalemin başına geçince onlar hortluyor bir anda…
Romanlarınızın bir gün yurt dışında, farklı dillerde okunmasını ister miydiniz, böyle bir hayaliniz var mı? Eğer varsa, bunun hakkında herhangi bir çalışmanız mevcut mu, yoksa sadece hayalden mi ibaret?
Tabii ki, en büyük hayalim bu. Hatta en büyük hayalim şu; hani Stephen King sevdiği yazarların romanlarına alıntı verir ya… Clive Barker için “Korkunun geleceğini gördüm, Clive Barker yazıyordu” demiştir, maşallah Barker’ın her kitabına çakarlar bu lafı:) King’in sarf ettiği bir alıntıyla herhangi bir kitabımın çıkmasını hayal etmişimdir hep. Hatta eminim Varolmayanlar’ı okusa çok severdi.
“Varolmayanlar”ın bir yurtdışı macerası olsun diye çalışmalar yapıyorum. Çevirisini Ayşe Batur yaptı. Ben de çok uğraştım bu çeviri için. Fakat yurtdışına açılmak sanıldığı kadar kolay değil. Çok büyük Türk yazarlarının bile İngilizcede kitabı yok. Kısacası, gerçekleşmesi zor bir hayal bu ama peşini bırakmayacağım…
Bir okurunuz olarak söylemeliyim ki (Bengü) eserleriniz oldukça sağlam. Peki böylesine kaliteli işler ortaya koyan bir yazar neden bu kadar az eser verir? Böyle olmasını siz mi istediniz, yoksa iş temposu öykü/roman yazarlığınıza engel mi oluyor?
Teşekkürler. Az olduğu tartışılır bence. 2001’de çıktı ilk kitabım, geçen 13 senede toplam 3 kitabım, 2 de uzun metraj filmim var. Ayrıca her ay Blue Jean ve Headbang dergilerinde yazılarım, röportajlarım, araştırmalarım çıkıyor. Buna FABİSAD’ı (Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği) da ekleyin. Bu dernek kapsamında GİO Yarışması gibi çeşitli etkinlikler düzenliyoruz, atölyeler, söyleşiler yapıyoruz. Ciddi bir mesai o da. Kısacası genel resme bakarsanız; Türkiye gibi yazarlarına iyi davranmayan bir ülke için çok da kötü sayılmaz. Ama şu bir gerçek; iş tempom öykü çalışmalarımı biraz yavaşlatıyor. Ama ondan da büyük engel benim mükemmeliyetçiliğim. Aslında birçok öykü kurguluyorum ama hepsini beğenmiyorum. Bir de yakaladığım öykü fikrini yazdıktan sonra sürekli geliştiriyorum. Bazı yazarlar, bir günde öykü yazıyor. Son noktayı koyar koymaz, “yazdım oldu” diyor, yayınlanmaya hazır olduğunu düşünüyor. Bunu anlayamıyorum. En son “Kar İzleri Örttü” derlemesi için bir öykü yazdım, aylarca çalıştım üzerinde. İlk kitabımdaki “Binbir Gündüz Masalı” üzerinde 2 sene kafa patlatmıştım. Tam öyküyü çöpe atacakken finaldeki hareket aklıma geldi, o zaman öyküyü bitirebildim. Bazen bir cümle üzerinde haftalarca düşündüğüm oluyor. Takıldığım bir kelimenin doğrusu rüyamda aklıma geliyor, kalkıp onu not alıyorum. Öykü yazmak benim için delirtici bir süreç. Sonuçta kendi öykümü okurken aldığım hazzın büyük olması gerekiyor ki, tüm bu acayipliklere değsin:)
Çeşitli öykü derlemelerinde birkaç öykünüz var fakat internet üzerinde fazla öykünüz olduğu söylenemez. Bunun nedeni nedir? Fazla üretken olmadığınızın bir kanıtı mı bu da, yoksa bu duruma karşı mısınız?
Bunun sebebi yukarıda bahsettiğim takıntılı ruh hali.
Öykü yazmak mı daha zor, roman yazmak mı? Hangisinden daha çok keyif alıyorsunuz?
Öykü küçük sahada futbol oynamaksa, roman büyük sahada futbol oynamak gibi. Öykü pinponsa, roman tenis. İkisinin de keyfi ve zorlukları ayrı.
Taylan Biraderler tarafından beyazperdeye taşınan Okul filminin kökü sizin kitabınıza dayanıyor ve zaten filmin senaristi de sizsiniz. Peki ama neden kitaptan bu kadar farklı bir senaryo çıktı karşımıza?
Bu soruyu yıllardır bin defa yanıtladım. Farklı bir yanıt vermeye çalışayım: Yönetmenlerin en büyük hayali yatılı okulda geçen bir film çekmekti. Ayrıca meselemiz eğitim sistemindeki aksaklıklardı ve ülkemizdeki en büyük sorun da üniversite sınavıydı. O yüzden lisede geçmesi gerektiğini düşündüler. Ben de katıldım onların bu görüşüne. Bir de filmin tutacağına emindim, ikinci bir film yapılır, o da üniversitede geçer diye düşündüm. Film tuttu, bir milyona yakın kişi izledi, yakın tarihin en büyük kârlarından birini etti. Ama yapımcıyla aramız iyi olmadığından “Okul 2” yalan oldu. Yoksa kitabın ruhuna daha yakın bir devam filmi çıkabilirdi.
Okul filmi haricinde bir film senaryonuz daha bulunmakta: Küçük Kıyamet. Şunu sormak istiyoruz, neden senaryo yazımına ara verdiniz? İleride bir gün gene sinema sektöründe görebilecek miyiz sizi? Taylan Biraderler’le yeni ortak çalışmalarınızı görmek isteriz doğrusu.
Taylan Biraderler dizilerle çok yoğundu, ben de onlar dışında rahat ve yaratıcı bir şekilde çalışabileceğim, karşılıklı güvene dayalı bir dostluk geliştirebileceğim bir yönetmen bulamadım. Aslında para kazanmak için bir sürü projeye girdim, yazdığım bir sürü senaryo, sinopsis vs var. Ama o projelerden bir sonuç elde edemedik, para kazanayım derken yediğim kazıklar da cabası.
Doğan Kitap’a geçme serüveniniz tam olarak nasıl oldu? Yayınevinizden memnun musunuz?
Evet, çok memnunum. Yıllarca Çitlembik ve Stüdyo İmge gibi idealist ama imkânlarından dolayı hayallerimi gerçekleştirmekte sıkıntı yaşadığım yayınevleriyle çalıştıktan sonra büyük bir yayıneviyle çalışmak istedim. Doğan Kitap’a dosyamı bıraktım, bir süre yanıt gelmeyince reddedileceğim diye korktum ama sonra bizzat Deniz Yüce Başarır’dan romanı çok beğendiğine dair e-mail geldi. Romandaki bazı isyankâr veya “ayıp” bölümleri yumuşatmak isteyebilirler diye düşünüyordum ama hiç karışmadılar. Bu da doğru yayınevini seçtiğimi düşündürttü bana.
TRT Okul kanalında haftalık kültür sanat programı Sanat 2013′te, her hafta Liste Kitap adı altında 5 adet kitap tanıtıyordunuz, çok da iyi oluyordu aslında kitap meraklıları için. Fakat belli bir zaman sonra sizi ekranda görememeye başladık, bunun sebebi nedir? Eğer iptal olduysa, bu ve buna benzer herhangi bir proje var mı ufukta?
TRT’nin yeni yönetimi TRT’deki programların birçoğunu iptal etti. Bunlardan biri de benim programıma yer veren “Sanat 2013”tü. Şu an buna benzer bir proje yok.
Günlük yaşantınızda futbolun önemli bir yer edindiğini sizi az çok tanıyan herkes biliyor zaten, hatta bir de futbol takımınız ve onun yer aldığı bir lig var. Bize bunlardan biraz bahseder misiniz? Hangi aralıklarla müsabakalara çıkıyorsunuz? Takımınızda kimler var? Ve bu durum işinize engel oluyor mu hiç?
“Haftada bir maç” da işimize engel olacaksa hiç yaşamayalım:) Futbol çok sevdiğim bir oyun. Bundan 4-5 sene önce yazarlardan, sanatçılardan kurulu, Ayazma isimli bir takım kurduk. İngiltere, Almanya, İtalya gibi ülkelerde buna benzer yazar takımları mevcut. Arada bir onlarla maçlar da yapıyoruz. Almanya’da 2 sene önce dünya kupası yapıldı. 8 ülke takımı katıldı, ikinci olduk. St Pauli’nin stadyumunda oynamak gibi hayallerimizde göremeyeceğimiz olaylara sebep oldu Ayazma. Takımda şu an Alpay Erdem, Hakan Yel, Birol Namoğlu, Mert Fırat, Koray Candemir, Harun Tekin, Mustafa Kemal Öztürk, Hamit Çağlar Özdağ gibi isimler var. Maalesef takımdaki yazar sayısı son yıllarda çok azaldı. Emrah Serbes, Alper Canıgüz, Faruk Duman gibi yazarlar yaşadıkları çeşitli sakatlıklardan sonra ayrılmak zorunda kaldılar.
Okumaktan en çok hoşlandığınız kitap türleri? İstisnasız her kitabını okurum dediğiniz yazarlar?
Tüm romanlarını okuduğum tek bir yazar var: Boris Vian. Bir de Salinger, ama onun zaten tek romanı var:) Etkilendiğim, sevdiğim yazarları tekrarlamak gerekirse: Douglas Adams, Lovecraft, Tolkien, Poe, Jules Verne, Kafka… Son zamanlarda Bret Easton Ellis, Murakami… Liste uzar da uzar. Türklerden Müfit Özdeş, tek kitabıyla beni çok etkilemiştir.
Yazarken kafam daha çok doğaüstüne çalışsa da, okurken başka tarzlardan da hoşlanabiliyorum. İyi yazılmış, iyi kurgulanmış olması ve hayata bakış açısının benimle uyuşması yeterli.
Okurlarınıza önerebileceğiniz kitaplar? Bir Doğu Yücel top5′i yapabilir miyiz?
Bu listeler hep değişir, hep bir şeyler unutulur ama deneyelim:
Rıhtım ekibi olarak röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz ve sorularımıza verdiğiniz içten cevaplar için teşekkür ederiz. Neler söylemek istersiniz Kayıp Rıhtım takipçilerine ve kendi okurlarınıza?
Son olarak şunu belirtelim: Sizle röportaj yapacağımız için “Usta İlhamşörlerden Tavsiyeler” adlı projemizde adınız yer almadı. Aynı soruyu iki kez sormamak adına böyle bir karar aldık. Bu yüzden şimdi sormuş bulunalım. Yazar olmak isteyen edebiyatseverlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Usta yazarların önerilerine kulak versinler. İnternette ustaların sadece yazım süreciyle ilgili yazdığı makalelere veya röportajlara ulaşabilirler. Aynı zamanda kitaplar da var. Geçen sene Orhan Pamuk ve Umberto Eco’nun yazarlık üzerine yazdıkları kitaplar var. Stephen King’in “Yazma Sanatı”, Milan Kundera’nın “Roman Sanatı”, Lajos Egri’nin “Piyes Yazma Sanatı” gibi kitaplar gençliğimde bana yol gösterici olmuşlardı. Tabii, bu kitapları “kurallar yıkılmak için yaratılmıştır” gözüyle okumak gerek. Çok okumalarını, daha çok yazmalarını öneririm. Asla yazdıkları bir öyküye “tamam bu oldu” gözüyle bakmasınlar, en büyük tehlike o. Marquez gibi ustalar her öykülerini en az 3-4 defa baştan sona yazdıklarını söylerler. İlk taslağın el yazısıyla yazılması, faydalı olabilir. Kağıt, kalem ve el elementleri birleşince sihir daha kolay çıkıyor. Ama çok da önemli değil. Yazarken internet’i kapatmalarını, telefonlarını sessize almalarını öneririm. Bir de, Stephen King’in “Yazma Sanatı”nda sürekli hatırlattığı üzere: kapıyı da kapatın. Kapıyı dünyaya kapatın ve tamamen kendi dünyanıza çekilin.
Edebiyat dersinde okutulan kitap, İstanbul Hatırası, 40 güne yakın elimde sürünse de sonunda bitti. Kitabın sıkıcı olmasından değil, benim tembelliğimden her şey. Öhöm... Bir de sınavlar. Ahmet Ümit okumak adına çok güzel bir başlangıç oldu benim için. Niyetim vardı, başlarken de doğru bir seçim yapmış oldum bu kitap ile. Hala okumayanlar varsa bu kitap ile başlayabilirler.
Hoca söylediğinde gidip aldım kitabı. Sadece cep boy vardı. Ucuz olmasına ucuz ama kullanışlı değil. Normal boyutunda olanı araştırıp bulmadığıma pişman oldum. Üstelik normal boyutlarda olanda kitaptaki cinayet bölgelerine uygun bir harita da varmış, okulda okuyanlarda gördüm. Cep boyu okurken çok narin olunması gerekiyormuş bunu da öğrendim. Sayfaların arasını caaaart diye ayırınca, kitabın sırt kısmı bir güzel zarar görüyormuş. Bundan ötürü hala okumayan ve okuyacak olanlara tavsiyem: Cep boy olanı görseniz de almayın, araştırın, bulun, büyük alın.
Bu sene kitap fuarında dört imza günü düzenleyen Ahmet Ümit'in iki tane imza gününde fuardaydım. Ama o ne sıradır o... Gözüm korktu, zamanım da az olunca giremedim kuyruğa. Kitap iki kere benle Bostancı-Beylikdüzü yolculuğu yapmış oldu.
Kitap hem düşündürüyor hem bilgi veriyor dememiz mümkün. İstanbul hakkında onlarca bilgi ediniyoruz kitapta. Tarihi hiç sevmediğimden büyüklerim bana "hikayeleştir kafanda" derlerdi. İşte bu kitap bence hem bu denileni benim için yapıyor hem de bilgi üstüne bilgi veriyor. Üstelik Ümit, akıcı diliyle güzel bir roman koyuyor önünüze.
Kitapta olan her 7 cinayetin 7'si de ayrı bir heyecan dolu. Başkomiser Nevzat'ın ağzından leziz bir polisiyeye hazır olun!
"Hayat, bozmaktan korktuğu için dokunmaya çekiniyor hayallerimize..."
Belgariad #5 - Efsuncunun Son Oyunu // David Eddings
Belgariad serisinin son kitabı Efsuncunun Son Oyunu. Garion, Torak ile sonunda karşılaşıyor kitap kapağında da görüldüğü gibi. Seri hakkında genel anlamda şöyle diyebilirim: Konu bakımından gerçekten severek okudum. Tek eleştirim vardı o da kitabın yazılırken sanki biraz yüzeysel geçilmiş olduğu. Daha çok betimleme ve ayrıntı bekliyordum diyebilirim. Ama Eddings leziz bir seri kaleme almış. Fantastik edebiyata yeni başlayanlar adına güzel bir öneri olabilir.
Marşandiz Fanzin
Gerçeklerle arası iyi olmayan edebiyat fanzini, Marşandiz'in 2. sayısı. En başta Lokomotif adlı kısım karşılıyor bizi.
"Son ne zaman bilmesek de, başlangıçları hep gözlerimiz dolarak anıyoruz. Mücadeleye devam edileceğini biliyoruz. Çünkü biz tüm çizgi filmlerin ilk bölümlerini hatırlıyoruz!"
Bu sayıda bizi 3 öykü, 2 şiir, 1 tane de çizgi öykü karşılıyor. Kayıp Rıhtım'da DarLy OpuS diye tanıdığımız Onur Selamet, Amras Ringeril adıyla aşina olduğumuz Özgürcan Uzunyaşa ve Daarlan Gardan olarak bildiğimiz Onur Altan öykülere hayat vermiş. Çizgi öyküyü Emre Öksüz çizmiş. Can Keretek ve geçenlerde Gökyüzüne Düşen Kız adlı kitabı çıkan A. Orçun Can da şiirlerini bizlerle buluşturmuş.
Dönüşüm // Franz Kafka
Çevirmen Ahmet Cemal'in kaleminden çok hoş bir önsöz ile başlıyor Dönüşüm.
"Gregor Samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu."
Kafka'nın dilini ve önsözü konudan daha çekici buldum diyebilirim. Yine de okuduğuma pişman olmadım. Bir çırpıda bitti. "Sonsöz", "Kafka'dan Felice'ye Dönüşüm üzerine", "Dönüşüm ile ilgili başkaca yazışmalar, günce notları ve konuşmalar" adlı kısımlar da ilgimi çekti.
Giddar // Erbuğ Kaya
Türk fantastik yazarlarına en başından beri bir sempatim var. Fantastik okumaya da onlarla başladım zaten. Erbuğ Kaya ile kitap fuarında, Gio Ödülleri'nde görüşmüş, tanışmış biri olarak bir seneden uzun süredir başlamak istiyordum kitaplarına. Geçenlerde M. İhsan Tatari'nin kitabı bana hediye etmesi ve fuarda Erbuğ Kaya'yı tekrar görüp kitabı imzalatma şansımı fırsat bilerek başlamış bulunuyorum sonunda Giddar'a.
Henüz çok başındayım. Tek söyleyebileceğim güzel bir kitap olabileceği yönünde çok umutluyum. Erbuğ abinin de dilini sevdim. Bitirdiğimde buraya tekrardan bir şeyler karalayacağım.
"Yıldızlı bir gecede gökyüzüne yeterince dikkatli bakarsanız, yıldızların
uzaklardan göz kırpan insanlara nasıl da benzediğini görebilirsiniz."
A. Orçun Can
Kayıp Rıhtım'da Fiddler nicki ile adına aşina olduğumuz A. Orçun Can'ın ilk kitabı Gökyüzüne Düşen Kız. Kitabın arkasında yazdığı gibi: "Gökyüzüne Düşen Kız, genç bir yazardan, A. Orçun Can'dan 'genç işi' bir çocuk romanı..."
Kitap 7 bölümden oluşuyor; Panayırdaki Kara Adam, Gökyüzüne Düşmek, Gökçekimi, "Tulub" Adında Bir Bulut, Suyun Altında Bir Milyon Gümüş Balık, Şemsiye Kullanmanın Yedi Farklı Yolu, Gökyüzündeki Beyaz Adam.
"Nil’in hayatta sevdiği üç şey vardı: Koşmak, zıplamak ve düşmek… Galiba düşmeyi neden bu kadar sevdiğini kimse anlamayacaktı."
Nil, anneannesi ile bir panayıra gider ve orada biri ile karşılaşır. Bu kişi panayırdaki kara adamdır. Orçun Can, kitapta panayırdaki adamla karşılaşmanın devamını şöyle anlatır: "Baştan aşağı kapkara giyinmiş, inci gibi parlayan dişleri dışında saçlarına, sakallarına kadar kara bu adam, tam anneannesi alışverişini bitirmişken durdurmuştu onları. Sanki Nil'in aklından geçenleri okumuşçasına, ona doyasıya zıplayabileceği ve düşse bile canını acıtmayacak bir eşyadan bahsetmişti. Uzun, ince bir kutu uzatmış ve bunun bir trambolin olduğunu söylemişti."
Trambolini gönülsüz de olsa almıştı anneannesi ve Nil çok mutluydu. Trambolin kurulduğundaysa zıplamış, zıplamış ve tekrar zıplamıştı... "Nil zıplarken etrafındaki manzarayı görebiliyordu. Önce evlerinin ikinci katını, sonra çatısını, yüksekten geçen elektrik tellerini gördü. Bu inanılmazdı. Resmen havadaydı. Birkaç saniye içinde tekrar düşmeye başladı, tekrar elektrik telleri, çatı, ikinci kat, birinci kat ve sonunda siyah kumaş... Kumaş ayaklarının altında iyice gerildi, esnedi, sanki ayakları yere değecek kadar aşağı çekti onu. Bir an trambolinin bozulduğunu, artık zıplayamayacağını düşündü, derken trambolin onu yaydan fırlayan bir ok gibi tekrar havaya fırlatıverdi. "Hızla yükselirken tekrar evin ikinci katını, çatısını, elektrik tellerini gördü. Sonra, tepelerdeki birkaç evin çatısını, uzakta küçük bir harita gibi kasabayı, hemen yanından geçmekte olan kuş sürüsünü gördü ve birden bulutların çok yaklaştığını fark etti. Aşağı baktığı zaman evini bir nokta olarak seçebildi, belki de başka evi görüyordu şu an. Fazla mı yükselmişti ne? Anneannesi ve dedesi onu görseler, herhalde trambolini hemen ortadan kaldırıverirlerdi. Bu kadar yüksekten düşünce trambolin onu tutabilir miydi? Tepesindeki bembeyaz bulutlar yaklaşmıştı artık. Yükseldi, yükseldi, yükseldi ve sonra bir anda, ayakta değil de baş aşağı duruyormuş gibi oldu. Bunu fark ettiği an, aslında yükselmiş olmadığını, düştüğünü anladı. "Yerden binlerce metre yüksekteydi ve baş aşağı dönmüş bir halde, kendisine hızla yaklaşan bulutlara doğru, gökyüzüne düşüyordu." Nil gökyüzüne işte tam da böyle düştü. Nil'i bir kenara bırakıp tekrar yazardan bahsetmeye ne dersiniz? Gökyüzünde neler olacağından bahsedeceğim elbet. Ama hem siz biraz merak edin hem de o sırada ben de yazarımız hakkında sizi bilgilendirmiş olayım. Kendisini tanımanız için aslında internet sitesinebakabilirsiniz. Bir de birkaç tavsiyem daha olacak. Bunlardan ilki Kayıp Rıhtım'da yayınlanan röportajı. Can, sinemayla da yakından ilgili. Londra'da film ve televizyon üzerine yüksek lisans eğitimi almış ve kısa film denemeleri de olmuş. Senaryo denemelerinin olduğu, internet dizisi ve klip çekimi gibi işlerle uğraştığını da biliyoruz. Bundan ötürü Rüyagezer'in Günlüğü'nü izlemeniz önerilir. Evet efendim, artık Nil'e dönme vaktimiz geldi. Gökyüzüne düşen Nil, inceler gökyüzünü, insanlarını. Her insan, kıyafetleri de dahil olmak üzere bembeyazdır orada. Nil, orayı incelerken bir yandan da eve nasıl dönebileceğini düşünmektedir. Bir anda önünde mavi-beyaz üniformalı, beyaz kasketli bir adam eğilivermiştir ve onu prensese benzetmiştir. Gökyüzü Krallığı'nın prensesine... Adam yanından ayrıldığında ise Nil yürümeye devam etmiştir. "Yüksek binalarla çevrili, dar ve loş bir sokakta ilerlerken, birden karşısına bir çocuk çıktı. Bir süre birbirlerine baktılar ve çocuk, 'Sen prenses değilsin!' dedi."
Aksel ile de böylece tanışmış olur. Ona da sorar eve nasıl gidebileceğini. Ama bunun cevabı Aksel'de de yoktur.
“Nil, Prenses senden korkuyor; çünkü sen onun zıddısın. Korkuyor; çünkü bir araya gelirseniz ne olacağını bilmiyor. Belki o kısa çubuk olacak, belki yok olacak, belki sadece seni güçlendirecek. Belki de bambaşka bir şeye dönüşecek. Bir düşünsene, sen buraya geldiğinden beri dikkatleri nasıl üzerine çekiyorsun. Korkuyor; çünkü onun karşıtı, onun yerini alabilir, onu devirebilir, onu ortadan kaldırabilir… Eğer seni zindana atarsa bunu düşünmesi gerekmeyecek.”
Kayıp Rıhtım'daki incelemede Bahri Doğukan Şahin'in de dediği gibi: Aksel’le birlikte kısa soluklu birkaç macera yaşayan Nil, sirkte “Tulub” adında bir bulutla tanışır. Tulub, Nil ve Aksel’i, peşlerindeki kraliçe muhafızlarından korur ve kaçmalarına yardım eder. Ayrıca onlara çeşitli bilgiler vererek birkaç konu hakkında aydınlatır.
Nasıl ki her şeyin bir zıddı var, Siyah Adam’ın da bir zıddı olmalı; bir Beyaz Adam. Aksel ve Nil Beyaz Adam’ın peşine düşerler. Yaklaşmakta olan tehlikeye rağmen onu bulabilecekler mi dersiniz?
" 'Bir trambolin her şeyden önce zıplamaya yarar!' demişti. İstediğiniz kadar zıplayabilirsiniz. İkincisi, her zıplamada olduğu gibi, trambolin de düşmenizi sağlar, ama kontrollü bir şekilde düşmenizi. Düştüğünüz yer yumuşacıktır ve sizi hemen ayağa kaldırır. Ne bir acı, ne bir yara.
"Üçüncüsü, yorulduğunuz zaman üzerine yatabilirsiniz. Çok yumuşak ve rahattır. İsterseniz dışarı kurup yatar, gökyüzünü izlersiniz; evinizin içindeyse, şöyle bir uzanıp nefeslenirsiniz. Dördüncü olarak, serinlemek için harika bir araçtır. Tabii ki bu soğuk kış günlerinde böyle bir şey istemeyebilirsiniz; ama denizdeyken ya da bisiklete binerken esen rüzgarı hissetmek hoşunuza gidiyorsa trambolin de size aynı hissi verecektir.
"İsterseniz insanları kurtarmak için kullanabilirsiniz. Tabii, dilerim kimseyi kurtarmak zorunda kalmazsınız; ama itfaiyeciler bile yüksek yerlerden atlayan insanların başına bir şey gelmesin diye trambolin kurar. Altıncısı, insanları kurtarabileceğiniz gibi, trambolini insanlardan kaçmak için de kullanabilirsiniz. Trambolin üzerinde zıplarken çevrenizde olup bitenleri takip edemezsiniz. O yüzden canınızı sıkan bir şeyler söyleyen insanlara karşı her zaman, onları duyamadığınızı söyleyebilirsiniz.
"Ve son olarak... biliyorum çok kullanışlı değil; ama birden yağmur bastırırsa, altına girip yağmurdan korunabilirsiniz. Bu durumda da bir şemsiyeyle aynı işlevi görecektir."
Nil ve Aksel
Aksel ve Nil'in Beyaz Adam'ı bulmaya çalışmasından önce, muhafızlardan kaçarken Ay'a giderler. Uyuduklarında ise(yandaki görsel) Nil, rüyasında Beyaz Adam'ı görür. Panayırdaki Kara Adam'dan trambolin kullanmanın yedi farklı yolunu öğrenen Nil, bu defa da Beyaz Adam'dan şemsiye kullanmanın yedi farklı yolunu öğrenecektir.
Hatta ve hatta şemsiye kullanmanın yedi farklı yolu, Nil ve Aksel'in peşindeki muhafızlardan kaçmasına da yardımcı olacaktır.
Nil muhafızlardan kaçtı fakat Beyaz Adam'ı bulup evine dönebildi mi? Siz bu sorunun yanıtını bu yazıda değil kitapta bulacaksınız elbet ama şunu söylemeli ki, Orçun abiden başka kitaplar da okumalıyız. Kendisini ilk kez okudum ve dilini çok beğendiğimi söyleyebilirim. Bu da beni internetteki öykülerini okumaya itiyor. Onlardan da bu kitaptan aldığım gibi çok büyük bir zevk alacağıma eminim.
Uyku sersemi kitap okuyan Bilge :)
Ayrıca kitaptaki çizimler çok hoştu. Buket Topakoğlu'nun ellerine sağlık.
Kitap bizimle birlikte İstanbul'dan İzmir'e yolculuk etti. İzmir'de tek solukta kitabı bitirdim ve ardından da 9 yaşındaki kardeşim Bilge'ye okuttum. Kitap bittiğinde ilk söylediği "Orçun abiye kitabın devamı gelecek mi diye sorar mısın?" oldu. Kitabın devamını merakla bekliyor size iyi okumalar diliyoruz efendim!
2011 yılında Kan Muskaları Destanı isimli 3 romandan oluşan bir seriyi bizle buluşturmuştu Hamit Çağlar Özdağ. Bu kitapla da isyanını dile getiriyor şimdi. Kan Muskaları kapaklarındaki yazar ve seri adında bulunan yazılar kabartmalıydı, Özdağ bundan tekrar vazgeçmemiş. Hatta bu sefer bunu hem ön hem arka kapakta kullanmış, çok da iyi etmiş.
Kitapta öykülerden önce bizi karşılayan "Yaser'e ve Tahsin'e" yazısı oluyor. Devamında Bora Helvacıoğlu'ndan bir çizim ve önsöz geliyor. Önsözde Yaser ile Tahsin kimdir ufak bir bilgi ediniyorsunuz. Daha önsözde başlıyor içinizin cız etmesi.
"Töre" öyküsünün çizimi.
10 öykü kaleme almış Çağlar abi. Bunlardan birincisi "Töre". Masal, Cemal ve Hatice sizlere törenin ne olduğunu suratınıza 10 sayfada çarpacaklar.
"Kılıç" adlı öykünün çizimi.
Yazarın isyanı daha yeni başlıyor. 2. öyküye "Kılıç" ismini vermiş. Öyküden bir kısım alıntılayarak özetleyeceğim bu sefer: "Kalk evlat. Sen, ağlayacak son çocuk ol. Senin ağabeyin, zalimlerin sinsiliğine kurban giden son ağabey olsun. Al bu kılıcı eline. Bak şu işlemelere, çek içine bal kokan güzelliği... Gördün mü? Demirin niyetini sezdin mi? Kuşan hele bu kıyameti ve düş yola. Sanadır yeryüzünün güveni. Sen ki yücelere hakiki bir ders verdin, bize nefretin dipsiz kuyusunu gösterdin, sen ki bizleri o kuyuya düşmekten alıkoyup büyüklük ettin, hakkındır bu kılıç ey çocuk! yürü cihanı, gez her köşeyi. Ayakların erdikçe alemlere, elinde kılıçla yüzün göründükçe herkese, tüm silahlar utanacak! Boyunlarını bükecek tabancalar, namlularının ardına saklanacak tüfekler, füzeler işlemez olacak, bıçaklar kesmek nedir unutacak. Sen bu güzeller güzeli şaheserle yürüdükçe, dünyadaki tüm silahlar susacak. Budur biz yücelerin elinden gelen ey çocuk, gerisi insana kalmıştır, sizlerin aklına bırakılmıştır. Bu şanlı şöhretli kılıcı gören tüm silahlar dindiğinde, zalime kulluk eden cahiller hala can alıyorsa, o vakit kusura kalma, sözünü dinlemeyip nefretin o dipsiz kuyusuna atlayan ilk kişi ben olacağım! Çekeceğim rahmetimi insanoğlunun üzerinden, salacağım hiddetimi yedi düvele! Bil ki çocuk, o kara gün gelirse eğer, yalnız olmayacağım! Aha Tendürek'in tepesinde bekliyor yüceler, gördün mü, hepsi orada... Bil ki tekmili birden yanımda olacaklar... Senin saf yüreğinden süzülen ışıkla yıkandı bu kılıç, eğer huzurunda durulan silahlara rağmen savaşlar dinmezse, vay insanoğlunun haline be çocuk...
Vay kararmış yüreklere...
Vay hainlere...
Vay şeref yoksunu zalimlere...
Vay ki ne vay!"
Şimdiki öykünün adı ise "Alice Anadolu Diyarında". Adından da anlaşılacağı gibi diyar diyar gezen Alice bu defa Anadolu'ya geliyor. Neden mi? Artık yaşlanmıştır Alice ve yaşayacağı diyara karar vermek istediğinden düşmüştür son kez yollara. Geçenlerde Ural'la Altay'ın yöresinde yürürken bir dedeye rast gelmiştir. Bu dede kim mi dersiniz? Dede Korkut. Dede Korkut, Alice'e Nasreddin Hoca'nın yurdunu görmesini söylemiştir. Lafının devamını da şöyle getirmiştir: "...tavşan mavşan uğraşma, var git Anadolu'ya, Tiftiği Bol Mor Teke'yi bul, benden selam eyle." Böylelikle Alice, Tiftiği Bol Mor Teke'yi bulur. Teke de ona Anadolu'yu gezdirir. Acaba Alice orada neler görecek, yaşamaya karar verecek mi... Siz Alice'in Anadolu'da yaşayıp yaşamayacağını merak ededurun ben de diğer öyküye geçeyim... "Melekler Hata Yapmaz". Öyküde isyan eden bir Şeytan ile karşılaşacaksınız. Bütün insanların cehenneme gelmesinden dolayı Kiramen Katibin'in hata yaptığını düşünür. Yeryüzüne çıkar sonradan ve olanları görür. Kiramen Katibin gerçekten hata yapıyor mudur? Bunu öykünün sonunda Şeytan'ın kaleminden bir dilekçe ile öğreneceksiniz. Sıra "Hayalet"e geliyor. Bence Hamit Çağlar Özdağ tüm isyanını bu öyküye kusmuş. Yaser'i biraz tanımıştınız ya önsözde, bu defa kim olduğunu tam anlamıyla öğreniyorsunuz. Tüm isyanını kusmuş dedim ya hani, belki de Yaser'i daha önceden araştırıp şimdi de tekrar bu acı gerçeklerle karşılaşınca bana öyle geldi, bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da Çağlar abinin bu öyküde Yaser'i ne de güzel anlattığı, ondan geleceğinin nasıl çalındığından ne şekilde bahsettiğidir... Ve öykünün sonunda der ki: "Adalet yerini bulmadıkça, Yaser ve Yaser gibiler, inadına yaşayacak..." "Hayalet"te Yaser'i anlatan Çağlar Özdağ hemen ardından Tahsin'i anlatıyor. "On İki Can" diyor bu defa. Yitip giden on iki can... "Uykuya yatmış tüm çocuklar o an 'Baba' diye inledi. Kimse 'Şehit' demedi, 'Vatan' diyemedi. 'Büsbüyük devlet' martavalını okuyan okuyan yek bir adam bile çıkmadı ortaya, erenin huzurunda kimse yalan söyleyemedi. Ağızlardan sadece bir kelime döküldü toprağa: Çocuklar 'Baba' dedi."
"Portakal Kardeşliği"nin çizimi.
Sıra geldi 7. öyküye. "Portakal Kardeşliği". Emekli bir polisin ağzından anlatılıyor öykü. Özdağ bizi geleceğe götürürken teknoloji konusunda da "Nereye gidiyoruz?" dedirtiyor. Emekli polisin ağzından okuduğunuz bu öykü seveceğinizi düşündüğüm öykülerden biri.
8. öyküyü daha önce Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi'nde görmüş olabilirsiniz. "Kıyamet". Ama biraz değiştirmiş yazar bu öyküyü. Seçkide daha düz anlatıyor, kitapta kelimelere biraz daha can verip, süslemeyi ihmal etmiyor. Kısa bir öykü bu diğerlerine nazaran ama etkileyici olduğu su götürmez bir gerçek.
"İncir Ağacını Kuş Diker"in çizimi.
Ve isyan edilen son öyküye geliyor sıra, kitaba ismini veren öyküye... "İncir Ağacını Kuş Diker". "Çoğu bilmez ama benden söylemesi, incir ağacını kuş diker. Sen hiç incir diken bahçıvan gördün mü? Göremezsin." diyerek anlatmaya başlıyor Özdağ. Sonra bir de incir ağacının gücünden, inatçılığından bahsediyor. Öykünün ilk bölümünde incir ağacını kuşun diktiğini iddia ediyor ve ikinci bölümde iddiasını doğruluyor. Doğrularken Sivas'taki Madımak katliamına yer vererek son kez toplumun adaletten yana noksan taraflarına değiniyor. Kitabın arka kapağında şöyle yazıyor: "...yazar, onuncu öyküsünde okurun içini ferahlatmayı ihmal etmiyor." Ve öykünün adına da "Kusursuz Bir Gün" adını veriyor. 9 öyküde içiniz burulsa da son öyküde arka kapak yazısında da dediği gibi içinize su serpiliyor. Ufak da olsa gülümseyebiliyorsunuz en son. Kelimelere hayat verme şeklini çok sevdiğim bir yazar Hamit Çağlar Özdağ. Kan Muskaları'na verdiği emeği az buçuk biliyorum ama bu da onun için ayrıca özel bir kitap. Ve benim için de sanırım Kan Muskaları'ndan bir kademe daha yukarıda ve özel oldu İsyan Öyküleri.
Tek bir olumsuz eleştirim var kitap için... Görseller. Bora Helvacıoğlu'nun çizimleri pek bir hoş elbet. Ellerine, kalemine sağlık. Ama kitapta sayfayı tamamen doldursaydı boyutları daha iyi olabilirdi. Özellikle "Kıyamet" öyküsünde görsel problemi var bence. Ama yazarıyla görüştüğümde onun elinde olmadığını ve onun da kitap eline geçince gördüğünü öğrendim. O kadar güzel öyküler yanında bir nazar boncuğudur bu o zaman. Dediğim şeyi tekrarlayacağım yine: "Sen hep yaz Hamit Çağlar Özdağ, biz hep okuyalım."
Bu incelememi dilerseniz Kayıp Rıhtım üzerinden de okuyabilirsiniz.
“Gerçek bir tiyatro yapıtı sunmaya yönelik tüm çabalar halkın sonsuz yaratıcılığından esinlenmektedir. Ayağını Türkiye toprağına basan, halkın sorunlarına ortak ve kendisine sunulan küçük bir çıkarın büyüsüne kapılmayan onurlu sanatçılar vardır Türkiye’de. Onlar oldukça tiyatro da olacaktır.” –Erkan Yücel
Profesyonel yazarlık hayatının son 11 yılını Blue Jean dergisinde müzikle iç içe geçiren Doğu Yücel’in ilk kitabı olma özelliğini taşımaktadır Düşler, Kâbuslar ve Gelecek Masalları. Bir öykü kitabıdır bu, ardından iki kitap daha yazmıştır yazarımız. Sırasıyla; Hayalet Kitap, Varolmayanlar.
Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları, ilk baskısını 2000 yılında yapmıştır. Bu yıllarda ülkemizde fantastik edebiyat halen kendine bir yer bulamamış olmasına rağmen; gerek yazarın ilk kitabı olmasından, gerekse hayal gücünü elverişli bir şekilde kullanmasından dolayı eleştirmenler ve okurlardan geçer not almayı başarmıştır.
İlk baskı Çitlembik Yayınevi tarafından basılmış olup, 11 öykü içermektedir. 2. baskısı 2002 yılında Stüdyo İmge Yayınları tarafından yapılmıştır ve bu baskıda içerisine “Para Adam” isimli öykü de eklenerek öykü sayısı 12’ye çıkarılmıştır. Kitabın baskıları maalesef tükenmiş, basımının üzerinden 10-12 yıl geçmiş durumda. Sahafları gezip -şans sizinle ise- bulabileceğiniz veya internette bazı sitelere düştüğünde temin edebileceğiniz bir kitap bu. Yani hemen ümidinizi yitirmeyin.
Kitabın içeriğinde 12 öykü var demiştik, onları şöyle sıralayabiliriz: “Rüya Çocuk”, “Bariyer”, “Tiyatrodaki Hayat”, “Ölümsüzlüğün Gıcık Sırrı”, “Hayalperest”, “İlahi Düello”, “Büyük Aşklar Küçük Harfle Yazılır”, “Ölü Sevgiliye Mektup”, “Binbir Gündüz Masalı”, “Aşk, Şeytan ve ÖYS Üçgeninde Bir Faust”, “Hayalet Geminin 14 Delisi”.
Kitabın hemen başında, yazarımız Doğu Yücel’in, bu ilk kitabını 1985 yılında bir trafik kazasında kaybettiğimiz değerli sinema ve tiyatro sanatçısı, babası Erkan Yücel’e ithaf ettiğini görüyoruz.
Sayfaları çevirdiğimizde ise bizi karşılayan ilk hikâye “Rüya Çocuk” oluyor. Her gece rüya gören, her sabah uyandığında rüyasını unutan bir karakteri anlatıyor öykü. Sabahları uyandığında annesine rüya gördüğünü, annesi rüyanın ne olduğunu sorduğundaysa unuttuğunu söyleyen çocuk; düşlerinde yeri geliyor peşindeki iki pembe elbiseli polisten kaçıyor, yeri geliyor kendini yontma taş çağında bulup ilk insanları ve dinozorları görüyor. Hatta platonik âşık olduğu kız ile dans da ediyor. Okurken içinizden “Nereye kadar rüya görecek ve unutacak?” demenize ramak kala, yazar öyküyü beklenmedik ve güzel bir son ile noktalıyor.
“Hayalleri gerçekleştirecek yeteneğim varsa bile bunun ne önemi var hayalsiz bir bedende? Varın bana hayalperest deyin. Hayallerin söndüğü bir dünyada bir hayalperest yaşayamaz.”
Kitaptaki 3. hikâyeye gelelim. “Tiyatrodaki Hayat”. Uğur Önçağ tiyatro aşkıyla yanıp tutuşan bir oyuncudur. Kendi tiyatrosunu kurmuş, oyunlar yazmış, kendi yazdığı oyunları yönetmiştir. Turnelerde elektriksiz köylere tiyatro götürdüğü anlatılmıştır hep. Ne darbe, ne savaş, ne hapishane, ne de 10 yıldır peşini bırakmayan hastalığı engel olmuştur oynamasına. Hastalık gücünü zayıflatmış, sesini titrek hale getirmiş, vücut kontrolünü kaybettirmiştir ama o yine de büyük bir aşk ile oynamaya devam etmiştir. Bakalım 10 yılın ardından hastalık iyice kendini gösterdiğinde okurları ne gibi bir sürpriz bekliyor olacak?
Kitaptaki bir diğer öykü ise “Ölümsüzlüğün Gıcık Sırrı”. 8 ışık yılı uzakta olan, Neyorik adlı bir gezegenden gelen Yorb, bir televizyon programına çıkıp ölümsüzlüğün sırrını açıklar. Açıkladığı anda sunucunun ve televizyon başındakilerin tepkisi ne olur? Peki ya bu sır ne? Doğru mu? Herkes bu sırra inanıyor mu? Ölümsüz olabilmek için insanların ne yapması gerekiyor? Yorb, bu sır dışında başka neleri açıklıyor? Yorb’un insanlar hakkındaki düşünceleri ne? Her şeyin cevabı için sayfa 53’ü çevirmeniz yeterli…
“Hayallerin adamını anlatmamı istiyorsunuz benden. Öyleyse anlatacaklarımın da hayali olabileceği konusunda uyarmalıyım sizi.”
Kitabın 5 numaralı öyküsünün adı ise “Hayalperest”. Şahsen bu benim en sevdiğim 2 öyküden biri(bir diğeri ise “Tiyatrodaki Hayat”). Yazar Doğu Yücel, bu öyküde öykünün adından da anlaşılacağı gibi hayalperest birisini anlatmaktadır. Yücel, öyküyü hayalperestin arkadaşının ağzından yazmıştır. Ayrıca öyküdeki bazı noktaların yazarın hayatı ile paralellik gösterdiğini söyleyebiliriz. Kısaca, “öykü yazarından alıntılar taşıyor” dememiz de mümkün. Bunların ne olduğunu soracaksınız tabii. Hemen birkaç örnek vereyim o zaman sizlere; öyküdeki hayalperestin babası da Doğu Yücel’inki gibi tiyatrocudur ve hayalperestin babası da Doğu Yücel’in babası gibi bir trafik kazasında vefat etmiştir. İkinci ortak nokta ise hayalperestin de Doğu Yücel’in de babasını ölümün ne olduğunu anlayamayacak bir yaşta kaybetmiş olması.(Doğu Yücel babasını 8 yaşında kaybetmiştir.) Sizlere sunacağım son ortak nokta ise şudur; hayalperestin hayali bir gezegeni vardır, Kartopu gezegeni. Kartopu; Doğu Yücel’in de hayali gezegenidir ve o da hayalperest gibi güçleri, karakterleri ve kostümleri birbirinden farklı onlarca kahraman yaratmıştır küçücük bir çocukken. Hikâyeler kurmuş, sonra onları okul defterlerinin arkasına yazmıştır ve Kartopu hikâyeleri birçok defter eskitmiştir. Benim bu öyküyü bu kadar çok sevmemin nedeni bu ortak noktalar olsa gerek. Bakalım sizlerin yorumları ne olacak ve Yücel öyküde sizlere hayalperest hakkında başka neler anlatacak?
“Ölümden önce söylenen aşk cennete akar, cehennemde olsan bile bulur seni, ölümcül alevlerin içinde serinletir ruhunu.”
Sizlere sunacağım son öykü; “Ölü Sevgiliye Mektup”. Kitabın 8 numaralı öyküsü. Kont Drakula’nın ölen karısı Elizabeth’e yazdığı mektuptur bu öykü. Drakula, eşi öldükten sonra yalnız kaldığını yazar mektuba. Elizabeth’den sonra at arabalarını da özlemiştir çok. Bir de isyanı vardır mektubunda. “Korku öldü, insanlığın kalbinde. Bir zamanlar insanlar adımı duyduklarında titrerler, akıllarına ilk gelen duayı mırıldanırlardı. Bugünlerde ise komedi filmlerinin komik figüranı, Hollywood’un malzemesi oldum.” diyerek anlatır isyanını. Bir zamanlar kanını içtiği, öldürdüğü insanlık tarafından işinden kovulduğunu söyler. İnsanların aşkı yok etmesinin kendisini öldürdüğünü söyleyen Drakula; mektubuna “Aşkı yaşatmanın alemi yok, artık. Öldürüyorum aşkı. Son hançeri ben saplıyorum. Cehennemde görüşürüz,” diyerek son noktayı koyar.
Doğu Yücel’in hayatından da izler taşıyan bu birbirinden güzel öyküleri okumanız için şu anlık iki seçeneğiniz mevcut fakat ikinci seçeneğin şüpheli olduğunu belirtmek isterim. İlki; kitabın baskısı tükenmiş olduğundan, sahaflardan veya çeşitli kitabevlerinden arayıp bulmak. Bir diğeri ve şüpheli olan ise; yeni baskıyı beklemek.